Feed Item

Acaba karanlık giderek kesifleştiğinden midir insanların aydınlığa özleminin artması, yoksa tam tersi bir aydınlanma çağını mı müjdeliyor insanların manevi arayışlarının dikkat çekici bir biçimde belirginleşmesi? Yoksa fakir kendimi mi görüyorum dönen aynalarda?

Belki de iletişim çağının azizliğiyle seçici algımızın kesişiminin meydana çıkardığı bir tablo; Neredeyse tüm manevi yollara müthiş bir ilgi var şimdilerde! Ve bu tabi ki iyi bir şey. Ancak bu ilgiyi suistimal edebileceklerin artışı gibi, rehbersiz yola çıkan heveskarların takılması muhtemel engebelerin varlığı da dikkate alınmalı.. 

Velhasıl Tasavvuf da artan mevzubahis ilgiden nasibini alıyor. Tasavvuf’un, -bilhassa da bu topraklardan mayalananların tevessül edeceği- yolların başında gelmesi çok doğal. Hz.Mevlana’sıyla Hz.Yunus Emre’siyle pek çok veli kulun, Evliyaullah’ın civarımızdaki, hatıramızdaki, en önemlisi de gönlümüzdeki seçkin yeri bu cihete yönelme şevkimizi artıran başlıca unsur. Bahçemizde öyle bir ağaç ki, hiç durmadan meyve veriyor. Ve biliriz, dünya tatlısıdır o meyveler; güveniriz… Keza yolun kendisinden ziyade yol kesenlerdendir olası korkumuz! Bazen bir öteki(!), bazen de bizzat kendi nefsimiz…

Geçen hafta “Marifet” ve dolayısıyla “Tasavvuf” yolunda ilerlemeye niyet edenlerin başlıca yanılma sebepleriyle yoldan saptıran temel hataları ele almıştık. Tasavvuf, bereketi Hakk’ın ilim ve muhabbetinden kaynaklanan bir rahmet deryası olduğu için herkesin istidadınca faydalanması kadar doğal bir şey olamaz. Lakin bunun bir de adabı vardır. Hele ki şişeleyip kendi etiketinle satmaya kalkışırsan, kaynağın sahibiyle sıkıntı yaşarsın. Hiçlik yolu haksızlığı da vefasızlığı da kaldırmaz. 

Bu bakımdan yollarda kaybolmamak için, istemeden vebal altında kalmamak için, günümüzde “Geleneksel Tasavvuf”un çeperine takılan revaçta bazı eğilimleri ele alan bir tasnife giriştim haddim olmayarak. Ki her Tasavvuf adına kelam edenin yahut her “ben dervişim” iddasında bulunanın bu yolu temsil etme kabiliyetinde olmadığı anlaşılsın ve bu konuda ehlinden başkasından kerteriz alınmaya kalkışılmasın. “Tasavvuf”un çeperinde takılı kalıp da aslında hakikaten başı koltuğun altına alarak içine dalmak isteyen varsa, haline uyansın da tez vakitte kendine canlı kanlı bir hakiki mürşid bulup bu deryaya öyle dalsın. İlerlemek için tevazuyu elden bırakmadan erenlerin haliyle hallenmeye çalışsın, yoksa yan yollarda laf-ü güzafla, zancılıkla fazla oyalanmasın… 

Ve işte “Geleneksel Tasavvuf”un çeperine takılan saptayabildiğim revaçta bağzı eğilimler: 

* Akademik Tasavvuf; Tasavvuf, kendi kitabını okumayı gerektirir. Hal ilmidir. Bir okutmanın müfredattan öğretebileceklerini aşar. Uygulama alanı tüm hayata taşar. Aşk gerektir. Akademilerde öğretilen (bir mürşid-i kamil nezdinde olmadıkça) ancak “Tasavvuf felsefesi” olabilir. Çok faydalı da olabilir. Ve dahi teşvik edilmelidir. Talip için iyi bir hazırlık aşaması yahut “seyr-i süluk”unu tamamlayıcı bir süreç olarak değerlendirilebilir. Sorun, kimi Tasavvuf bölümünden mezun olanların, bu konuda yüksek lisans, doktora vs yapmış olanların bu şekilde kendilerini kemale ulaşmış zannedip, “Geleneksel Tasavvuf”u temsil haklarını salt kendilerinde görmelerinden ve geleneksel Tasavvuf okullarına, yöntemlerine, alaylı dervişlere tepeden bakmak suretiyle kibirlenmelerinden ve tahakküme varan yaklaşımlarından kaynaklanır. Günümüz medyasında “Tasavvuf” adına daha ziyade bu gibi kimselere yer verilmektedir.