Editor

Test aşaması
Friends
Empty
My Discussions
Empty
Profile Feed
Nobel Edebiyat Ödülü, ödül komitesinin adayların yapıtlarını sadece edebiyata göre değerlendirdiği bir kıstasla verilmez. Bunu, Orhan Pamuk’un Nobel’ine dönük ‘edebi değil siyasi’ yorumunu sivrilmek maksadıyla demiyorum.
Pamuk, Nobel’i edebiyatıyla sonun değin... see more hak etti. Nobel ortalamasına göre erken yaşta ödülü alması tartışmaya dahildir ki, ben de o tartışmanın dışındayım. Esasında Nobel Edebiyat Ödülü, Nobel’in anlamı bir ödülden daha fazla olduğundan beridir edebiyatın dışında kaygılarla veriliyor. 
Nobel Edebiyat Komitesi, çok açık bir biçimde kültürel emperyalizm yapıyor. Son yıllarda ödül alan Çinli yazar Mo Yan, Nobel’in alerjisi olan ‘sansürü’ savunduğu halde, Çin halk hikayelerini Batılı, daha çok da Fransız edebi tarzında anlatan bir yazardı. Yani kütüğü Çinli ama edebiyatı Avrupalıydı. Kanadalı Alice Munro, kısa öykünün babaannesiydi. Ve Batı’lı edebiyat tarzının koyu bir savunucusuydu. Patrick Modiano ise Fransa’da çok tanınan ama 1978’den beri büyük bir eser verememiş bir yazardı. Komite daha sonra Rusya-Ukrayna krizinin patladığı yıl Ukraynalı gazeteci ve birkaç öykücük yazmış Svetlana Aleksiyeviç’e bu ödülü verdi. 
BOB DYLAN’DAN AĞZI YANAN
Ve geçen sene ABD’li söz yazarı ama çoğunlukla şarkıcı Bob Dylan ödülün sahibi oldu. Son ana kadar ödülü kabul etmeyip, törene katılmama direnişiyle de komitenin emdiği sütü burnundan getirdi. Nobel Edebiyat Komitesi, Batı’lı tarzda eser vermemiş yahut kendini kimlik olarak Batı’ya eklememiş bir yazara ödül vermeyi kesinlikle ret ediyor. Bir güçlü edebiyat temsilcisi, bir Batı’yı tercih eden yazar, bir de marjinal edebiyatçıyı tercih ediyor. Komitenin kime Nobel vereceği, çizelgeyi takip ederek tahmin edilebilir hale geldi. Bu yıl ödülün vasatın üstü Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo İshiguro›ya verilmesi, Nobel komitesinin ‘Geçen seneki Bob Dylan krizinden sonra ‘ağzımız yandı ama ille de Batı edebiyatı’ manifestosu adeta. Enseyi karartmayın...    
Nobel Edebiyat Ödülü Kazuo Ishiguro’ya…
İsveç’Teki Nobel Komitesi, 2017 Nobel Edebiyat Ödülü›nü roman yazarı Kazuo Ishiguro’ya verdi. Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro Günden Kalanlar, Değişen Dünyada Bir Sanatçı, Uzak Tepeler gibi eserleriyle tanınıyor. Yazarın Türkçe’ye de çevirilmiş çok sayıda kitabı var. 2017 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanacak isimler arasında Haruki Murakami, Margaret Atwood ve Ngugi wa Thiong’o gibi yazarların isimleri de geçiyordu.  Geçtiğimiz yıl Nobel Edebiyat Ödülü “Amerikan şarkı kültüründe yeni bir şiirsel anlatım yarattığı için” ABD’li şarkıcı Bob Dylan’a verilmişti. Bob Dylan ödülü almaya gelmemiş ancak daha sonra İsveç’e gittiği bir konserde almıştı. 
Türkiye’nin fikir ve kültür hayatına önemli katkıları bulunan merhum Fethi Gemuhluoğlu yarın düzenlenecek bir sempozyumla İstanbul’da anılıyor.
Konferansları, kitapları, eğitime katkıları, mütevazı ancak bilgece yaşamıyla nesillerin ‘Fethi Ağabey’i olan Fethi... see more Gemuhluoğlu, vefatının 40. yıl dönümünde adına düzenlenen bir sempozyumla İstanbul’da anılıyor. Dostluk üzerine yaptığı, abidevi konuşması ve daha sonra bu konuşmanın kitaplaşmasıyla ‘dostluğun kitabını yazan bilge’ olarak da anılan Gemuhluoğlu’nu anma programı, Fatih’teki İBB Ali Emiri Kültür Merkezi’nde yarın saat 13:30’da başlayacak. 
ÇOK SAYIDA İSİM KATILIYOR
Akademisyen, şair ve yazarların katılacağı sempozyumda Fethi Gemuhluoğlu’nun hayatı, edebî kişiliği ve eserleri hakkında konuşulacak. Serdar Tuncer’in yönetimindeki ilk oturumda; Prof. Dr. Emin Işık, Prof. Dr. Mehmet Genç, Prof. Dr. Mehmet Emin Karahan ve Prof. Dr. Kemal Sayar tebliğlerini sunacak. Oturum başkanlığını Mahmut Bıyıklı’nın yapacağı ikinci oturumda ise Prof. Dr. Bilal Kemikli, Prof. Dr. Turan Koç, Dr. İbrahim Kalın ve Hüseyin Su katılımcıları bilgilendirecek. 
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen etkinlik, halka açık ve ücretsiz olarak gerçekleşecek.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin muhabbetullah kitabı Marifetname, Cafer Durmuş ve Kerim Kara’nın çabalarıyla 3 cilt olarak Erkam Yayınları’ndan çıktı. Birçok farklı konuya değinilen, zamanının ilmi bilgilerini içeriğinde bulunduran eser, her daim istifade edilecek bir... see more kaynak.
TAHİR ERZURUMLU
Anadolu İrfan geleneği açısından önemli bir yere sahip olan Mârifetnâme, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin en önemli eseridir. İbrahim Hakkı, ansiklopedik mahiyette yazdığı Mârifetnâme’si ile şark kültürünün önemli temsilcilerinden biridir. 1757 tarihinde müellif tarafından yazımı tamamlanan Mârifetnâme, zamanın ölçülerine göre medreselerde öğretilen mantık, geometri, felsefe, matemtik gibi birçok ilmi ihtiva etmekte olup değişik görüş ve düşüncelere yer veren bir eserdir. Birçok ilim dalı ile ilgili bilgileri ihtiva eden Mârifetnâme yazıldığı dönemin bilgi birikiminin çok üzerinde bir eserdir. İbrahim Hakkı Hazretleri bu eseri kaleme alırken kendi ifadesiyle 400 eserden istifade etmiştir. Cafer Durmuş ve Kerim Kara’nın yayına hazırladığı eser, 3 cilt halinde Erkam Yayınları’ndan okura sunulmuştur.
Döneminde geniş halk kitleleri tarafından okunan hatta ezberlenen Mârifetnâme, gerçekte bir Tasavvuf kitabıdır. Müellifin eseri kaleme alırken izlediği yol ve kitabının muhtevasına aldığı konular, bu konuların sıralanış şekli ‘‘Nefsini bilen Rabbini bilir’’ hadis-i şerifinin ifade ettiği, insanın kemâle ulaşması için kendinden başlayarak nebâtâtı ve cemâdâtı tanıma ve sonunda Rabbine ulaşmanın yollarını anlatır. Dolayısı ile Mârifetnâme bir bütün olarak ele alındığı zaman içerisinde anlatılan bölümlerin hepsi insanı, Rabbini tanımaya, bilmeye ve ona duyması gereken muhabbete götürmektedir.
FARKLI KONULARDAN BİLGİLER
İlk bakışta eserin konuları çok karışık gibi görünmektedir. Bu karışıklığın sebebi kitapta birçok konudan bahsedilmiş olmasıdır. Eğer okuyucu kitabın yazılış amacını ve varmak istediği hedefi bilmezse konular arasında kaybolur, bir sonuca varamaz. Eserin baş tarafındaki âlemin yaratılışı, Arş ve Arş’ın büyüklüğü, Arş’ı taşıyan melekler ve Arş’ın etrafındaki nehirler, Kürsi, Sidre konularını okurken evvelki kültürlere ait rivayetleri görüp günümüzde eseri ve müellifi eleştirenler çıkmıştır. Hâlbuki bu bilgiler yazıldığı dönemde çok itibar gören, halk tabaksının bu tür eserlerde görmekten hoşlandığı konulardı. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri de aynı konuları daha kısa bir şekilde kaleme aldığı Hulâsâtü’l- ahbar fî ahvâli’n- Nebiyyi’l- Muhtar adlı Arapça bir risale yazmıştır. İbrahim Hakkı bu bilgileri nakletmiş aynı zamanda ulaşabildiği kadarıyla zamanındaki yeni ilmî gelişmeleri eserine almıştır.
Mârifetnâme, bir mukaddime ve üç fen’den oluşmaktadır. Mukaddime kısmında âlemin yaratılışı, gökler, melekler, cennetler, cennetlikler, hamd sancağı, güneş, ay, yıldızlar, cehennem ve cehennemlikler, Kafdağı, ay ve güneş tutulması gibi konular bulunmaktadır. Birinci bölümde hikmet, felsefe, tasavvufla ilgili olarak cevherler, araz, akıllar, nefisler, anasır-ı erbaa denilen hava, su, ateş, toprak gibi konulardan bahsedilmektedir. İkinci bölümde anatomi, insanın vücut yapısı, uzuvlar ve kemikler, mafsal ve adeleler, sinirler ve damarlar, insandaki zâhiri ve bâtınî kuvveler ve hisler, beden yapısı ve karakter arasındaki münasebetler gibi konular incelenmiştir.
Mârifetnâme’nin üçüncü bölümünde insanın manevi kamâlâtı için gerekli hususlara dikkat çekilmiştir. İnsanın bilgisizlik ve gafleti sebebiyle hayvana benzemesi, Kur’anla hidayet, Rasulullahın sünnetine ittiba ile bidatlerden uzaklaşabileceği ifade edilmiştir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Merifetullah ve Muhabbetullah ile ilgili düşüncelerini şu şekilde ifade etmektedir: Marifetullah gönülde ışık ve nurdur. Muhabbetullah ise gönülden mâsivâyı yakıp yok eden bir ateştir. Arif-i billâh olmak zikrullah ile hayat bulmaktır. Cehaletin karanlığında kalmak ise, zikrullahtan gâfil olmaktır. Marifetullah, her şeyde O’nun kudretini bulup kendisinin her halde güç ve kuvvetten berî olduğunu bilmektir. Marifetullah, kişinin nefsiyle mâsivâyı terk etmesi, kalbiyle daima Allah’ın huzurunda hazır olmasıdır. Marifetullahın hakikati O’nu lisan ile zikretmek, kalp ile sevgisine yetmek ve himmetle huzuruna gitmektir. Marifetullah, ruhta meydana gelen bir yakîn hâlidir ki uzuvlar ancak onunla sâkinleşir. Ve gönülde bir hayattır ki ruh onunla mutmain olur.
İRFAN MEKTEBİ
İbn Arabî, Kitâbü’l- Marife isimli eserinde, ‘‘Eğer muhabbet olmasaydı hiçbir şey için talep ebediyen sahih olmazdı. O zaman da bir şey vücuda gelmezdi. O cihetle muhabbet, vücud-i âyân ile o âyân’ın mertebe ve makamları babında asıldır. Hülasa hubb, ahvâl ve makâmatın en yüksek mertebesidir’’ifadelerine yer verir.
Mârifetnâme’nin yazılış gayesini de ifade anlamında üçüncü bölüm insan-ı kâmil olma yolunda insanın yapması gerekenleri ifade eder. İbrahim Hakkı Hazretleri, Muhabbet-i Mevla’nın üç özelliği olduğunu ifade eder; cömert olmak, şefkatli olmak, mutevazı olmaktır. Bu üç hususu barındıran bir kalp Rabbine muhabbette mesafe kat edebilir. İbrahim Hakkı Erzurumi ilahi aşkın alametlerini yedi başlık altında inceler: Birinci alâmet, ölümden korkmamaktır. İkinci alâmet, her şeyi Allah için sevmektir. Üçüncü alâmet, Allahın daimi olarak zikretmektir. Dördüncü alâmet, Peygamberlerine ve Kur’an-ı Kerim’e hürmet etmektir. Beşinci alâmet, uzlet hayatı yaşamaktır. Yedinci alâmet, Allah dostlarını Allah için sevmektir.
Mârifetnâme’yi bir irfan mektebi olarak değerlendirirsek mahlûkatı tanımak bu mektebin ilk basamaklarıdır. Bu mektebin asıl gayesi arifin bütün hayatını ilahi aşk ile doldurması, adeta aşktan müteşekkil bir varlık haline gelmesidir.
Popüler romanlar da basan ve ekonomik olarak güçlü olan yayıncılardan beklentim yeni ve kendi rengini bulma iddiasını gelenekseli de yadsımadan savunan yazarlara kapılarını aralamaları değil... Sonuna kadar açmaları...
Yazdıklarınızın başınıza gelmesi gibi bir lanete... see more uğradıysanız, yapmanız gereken yaşamak istediklerinizi yazmak olmalı. Ama olmadı... Yaşamak istediklerime dair yazdıklarım, mürekkebi daha kurumadan akıp gitti. Demek ki, yazdıklarının üzerine ağlamak ile kalıcılık arasında sıkı bir fiziksel ilişki var. Keşke insani temaslar da evrensel kanunlar kadar kesin ve belirgin olsaydı. O vakit insan neslinin çektiği acı, eğerli, fakatlı değil de hata karşısında mutlaka gelen içten bir özürle azalırdı. Ve sanırım, edebiyat tarihinin acıdan beslenen başyapıtları listesi de üzerine ağlanmışçasına eriyip giderdi. 
KATİLLERİN İSİMLERİ MEZAR TAŞLARINDA
Bana dünya edebiyatı külliyatı mı yoksa sevgiden yapılma acılar mı seçeneği sunulsaydı, bugün Don Kişot’un ismini ancak şaka sever bir iç giyim firmasının adı olarak bilirdiniz. İnsan bazen okşadığı her lambadan cinin çıkmamasına bu tür kaotik dileklerin gerçekleşebilme ihtimalini düşünerek üzülmeyi boş veriyor. Size boş vermeyi öğrendiklerimden bir liste yapsam, eğer az bulunan kalp sahibiyseniz muhtemelen kendi gözyaşımızda boğuluruz. Aslında bu da bir tür cinayet sayılır. Fakat mezar taşlarında asla katillerin ismi yazmaz. Bir ömrün nasıl tükendiğine dair herhangi bir hatırlatıcı not mermere yazılmış sonsuzluk mektupları olabilir, görece bunları okuyanlardan modern edebiyat ustaları çıkabilirdi. Bu tür bir ileri görüşlülük ölüm sektörünün aklına gelmemiş belli ki. Yaşayanların da umurunda olmamış ki, herhangi biri bugüne değin böyle bir öyküyü yazıp edebiyat tarihine armağan da etmiş değil. Ne trajedi!
KAÇ YETENEK KAYBOLUYOR
Gördün mü, iki yıldır sana kişisel acılarımdan bahsederken karmaşık yollar birden bire edebiyata çıkıveriyor. Öyle ya, insanlar kendilerini ifade etmeye dönük böyle hazin bir çabaya girişerek deli gibi uğraşmasalar, Türkiye’de yılda iki binden fazla roman yazılır mı? Düşünsene bir kere, iyi bir yayınevinden çıkmadığı ve reklamı yapılmadığı, bunun gibi bir kitap ekinin makale konusu da olmadığı için yılda kaç Kafka, Dostoyevski, Tolstoy, Yaşar Kemal kimsenin haberi olmadan ve eleştiri alıp kendini geliştiremeden sönüp gidiyor.
YAYINCILAR NE YAPMALI
Birkaç yıl öncesine kadar nitelikli yeni Türk romanlarını çok az bulabiliyordum. Bu kayıp hali, son yıllarda arttıkça arttı. Popülerden başka bir metnin basılmasının neredeyse yasaklandığı Türk yayın dünyasında yeni, iddialı ve klasik Türk edebiyatına göndermeler yapan romanlar yayınlanmıyor artık. Her acısını santim santim hatırlayan bir fil hafızalı olma cezasına çarptırılmış ben de, kitaplığa elimi götürüp eskileri bir türlü yeni bir zevkle okuyamıyorum. Yeniden okunacak romanların sayısı zaten belli, onlar en iyiler... Peki ya yeni gelecekler? Bunda yayıncı kadar okurun da suçu var. Sosyal medya hayatımıza girdi gireli Türkiye’deki insan kalitesinde ciddi bir düşüş başladı. Beğeni ve reytinge dayalı bol şaşalı, bol albenili hayatlar edebiyatı da bunun “malı” yaptı. Kahvenin yanındaki popüler kitabın kaç like aldığına dair bir başıbozuk düzen, yayıncılığın da zembereğini boşlattı. Herkes Twitter’de 140 karakterlik cümlelerin içinde edebiyat ararken, Facebook’ta popüler kitabın kapağını selife fonu yaparken yayıncılık da değişiyor... 
Can Yayınları’ndan, Everest Yayınları’ndan, Yapı Kredi Yayınları’ndan, Doğan Kitap’tan yani popüler romanlar da basan ve ekonomik olarak güçlü olan yayıncılardan beklentim yeni ve kendi rengini bulma iddiasını gelenekseli de yadsımadan savunan yazarlara kapılarını aralamaları değil... Sonuna kadar açmaları... Roman dosyası kalabılığında editörlerini boğması değil, romanını özetlemeyi başarabilen, tekniği hakkında rapor yazabilen yazarlara şans vermesi... Farkındaysanız yayıncılık bugün yazma gerekçelerinin dışında okunan Sabahattin Ali ve Oğuz Atay ile olmaz. Yahut sadece yayınevinin yıllık bütçesini kurtararak onca editörün çalışmasını sağlayan ama geleceğe de kalamayan popüler yazarları basarak da olmaz... Türk edebiyatına mutlaka yeni ve nitelikli yazarlar lazım. Ama onlar da bugünün vasat yazarlarının izinden gidenler arasından seçilmeye devam ettikçe, yayıncı zarar edip yeni yazarlara kapıyı kapatacaktır. Çözüm, edebiyat akrabalığı, tanıdık korumacılığı yada aynı mahalleye ait olma kriterleriyle yeni romanlar basmak değil iyi olma iddiasını ilk romanda dile getirip ikinci romanında ispatlayabilecek yazarları seçmekte. Veya sadece bu iş için editör istihdam etmekte... Bilmem bunun başka yolu var mı?
İçinde bulunduğumuz yıl, şiirleriyle Kudüs’ten Afganistan’a dek İslâm diyarlarına elini uzatan haysiyet sahibi bir Müslümanın, Cahit Zarifoğlu’nun 30. ölüm yılı. Zarifoğlu’nun örnek şahsiyeti ve sanatçı kudretini açığa çıkaran kıymetli yazılardan mürekkep Bir Dağ... see more Nasıl Söylerse Öyle adlı eser, Fatih Andı ve Hüseyin Yorulmaz hocaların editörlükleri ile okurla buluştu.
Şahsiyet ve haysiyet… İnsanlık tarihi araçsallaştırılmayıp gerçek anlamıyla “insanlığın tarihi” olarak okunabilirse, bu iki hasletin eksikliğinin her hissedildiğinde, peygamberlerden ve din ulularından sonra en çok şairlerin akla düştüğünü yeniden görme imkanını bulabileceğimizi sanıyorum. Kimileri, biz zaten bunu biliyoruz, şu “görme imkanını yeniden bulabiliriz” de ne demek oluyor, diyebilir. Kolayına söylenmiş bir söz değilse bu, her türlü takdirin üzerindedir. Ancak sanatın, Allah’ın yaratma kudretinin karşısına çıkarıldığı hümanizm ideolojisinden beri sanat ve tabii olarak sanatçı kişilik, bana kalırsa en çok şahsiyet ve haysiyetinden kaybetti. Bu yüzden de Türk edebiyatı, sanatı ve düşüncesinin sakinleri olmaya çalışan bizler, kaybettiğimiz şahsiyet ve haysiyeti, geçmişte olduğu gibi bugün de fahr-i kâinat Efendimizin peşi sıra yol alan şairlere daha bir yaklaşarak kavramaya çalışıyoruz.
Hümanizmin köken bilgisini kaybettirdiği Batı sanatı, bu imkanı neredeyse yüz yıldır kaybetti. Dünyayı kana bulayan şahsiyetsiz ve haysiyetsiz caniler Batı’nın alamet-i fârikası oldu. Zaten dikkat edilecek olursa, bilhassa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı sanatında, bu canilere hiçbir itirazın yükselmediği görülür. Batılı sanatçı vicdanını kaybetmiştir. Dünyadaki kötülüklere itiraz onun konforunu bozacağı için sessizdir. Şahsiyetsizlik ve haysiyetsizlik demeye gelen bu hal, ondaki sanat cevherini de elinden almıştır. Batı’da en son 68 Kuşağı olarak adlandırılan bir dönemin bazı isimlerinde bir nostalji olarak kalan şeyin bizde de yok olmamasını istiyorsak güçlü bir hafızaya sahip olmamız gerekiyor.
Evet, hafıza… Bana kalırsa geçmekte olduğumuz şu zor günlerde Türk edebiyatı, sanatı, düşüncesinin diri kalmasının en büyük gücü bu hafızadadır. Söz gelimi siyasetimiz yön bulmakta zorluk içinde mi? Muhammed oğlu Alparslan’dan Yavuz Sultan Selim’e, II. Abdülhamid’e, oradan günümüze bir çizgi çekeceğiz. Ya da dinî düşüncemizle oynamaya çalışan, evvelce türeyen modernlerin yerini postmodern yüzler mi aldı? O vakit de Kutadgu Bilig’in kaleme alındığı yerlerden Anadolu’ya, buradan da dünyanın elimizin erdiği yerlerine taşıdığımız “maya”nın tarihi seyir içindeki haline bakacağız. Günün instagram fenomenine dönmüş din adamlarına hiç bakmayacağız. Biz Türk edebiyatı araştırmacıları için de bu böyle… Bizde edebiyat tarihi ve eleştirisi her ne kadar Batılı bir akılla ve yöntemlerle doğmuş, ilerlemiş gibi görünse de yöntemlerin uğruna aklımızın bağını koparıp ele aldığımız meseleleri bir fantezi nesnesine dönüştürmememiz gerekiyor. Türk edebiyatı, büyük ve hayatî önemde bir hafıza demek çünkü. O hafızanın kıymetini araştırmalarla ortaya koymak çok önemli. Dünyanın en mühim mücadelesi fikrî plandadır.
SAHİCİ BİR MÜSLÜMAN
İçinde bulunduğumuz yıl, şair Cahit Zarifoğlu’nun ölümünün 30. yılı. Günümüzün şairleri, Zarifoğlu’ndaki şahsiyeti ve haysiyeti muhakkak ele alıyorlardır. Anlamlı olan, aynı çabanın günümüzün akademisyenlerince de gösterilmiş olması. Fatih Andı ve Hüseyin Yorulmaz hocalar, editoryal sorumluluklarını üstlendikleri Bir Dağ Nasıl Söylerse Öyle çalışmalarıyla, yazımızın başından beri vurgulamaya çalıştığımız mevzulara güzel misal teşkil etmiş oldular. Bu büyük şair, İşaret Çocukları’nı ona yazdıran fevkalade sanatçı şahsiyeti ve Kudüs’ten Afganistan’a, İslam diyarlarına uzanan haysiyet sahibi Müslümanlığıyla capcanlı önümüzde duruyor.
Zarifoğlu’nun Türk şiirinde göründüğü 1960’lı yıllarda ülkemizdeki edebiyat düşüncesi iki etki altında şekillenmekteydi: Hümanist sanat düşüncesi ve Marksist düşünce. Kuşkusuz N. Fazıl ve S. Karakoç’un şahsiyet ve haysiyetleriyle savunduğu İslam sanatından doğmuş bir sanat düşüncesi de vardı. Ancak onun varlığı, öylesine baskı altındaydı ki onu savunanlar, gerçek birer cengavere dönüşmek zorunda kalıyordu. Zarifoğlu, işte böylesine güç ve o kadar da mühim bir sorumluluğu üstlenen biriydi. Daha ilk kitabı İşaret Çocukları’yla, İkinci Yeni olarak adlandırılan şairlerin soyut imajlarla kurdukları şiir dünyasının köksüz, yersiz yurtsuz, yabancı, cinsiyetsiz, tavırsız yanlarını, Türk şiirinin köküyle ve atmosferiyle yeniden inşa etmeyi başarmıştı. İnancına adanmış sahici bir Müslüman şair olan Zarifoğlu, zamanının hümanist, Marksist renklere bürünmüş laik şiirinin karşısına Yedi Güzel Adam gibi bir başyapıtı nasıl koyabildi? Önemsenmesi gereken bir sorudur bu… Şahsiyet ve haysiyetle dopdolu kişilerin soyut resimlerini seçmeye çalıştığımız bu eser, başka bir şairin elinde sembolize etmenin basitliğine düşerdi. Nitekim 1970’li yılların sosyalist şairleri idealize ettikleri devrimci kişileri semboller etrafında resmettikleri için şairden çok karikatürist görüntüsü vermişlerdi. Zarifoğlu, belli ki büyük sanatçıların kişiliklerine bitişik buldukları bir yeteneğe sahipti. Yaşamak adını verdiği günlüklerini okuduğumuzda gördüğü her şeyi, o haysiyet sahibi şahsiyetiyle nasıl kendine has kıldığına biz de şahit oluruz. Zarifoğlu, Maraş’tan beri dost olduğu R. Özdenören, A. Özdenören, A. İnan gibi arkadaşlarıyla yaşadığı zamanda, bir Müslüman şair olmanın sorumluluğunu beraber üstlenir ama onda yaşadığı zamanın şiirini, Türk şiirinin büyük hafızası içinde yenileyebilecek bir yetenek vardır. Meşrebi buna zaten zorlamaktadır onu. İlk iki kitabı bunun coşkusundadır. Menziller, Korku ve Yakarış’ta yer alan şiirleriyse, o coşkun şairin ona kendi sınırlarını gösteren kaderini duyurmuş olmasının ezgileri gibidir. Tedirginliği artmıştır şairin. Sorumluluğu artmıştır çünkü…
BİR DAĞ GİBİ DİZ ÇÖK 
 Bir Dağ Nasıl Söylerse Öyle, işte böylesi anlamlı bir ömür süren Zarifoğlu’nu tanıyabilmemiz için hazırlanmış iyi bir kaynak çalışma. Kitabın sunuşunda Fatih Andı, çalışmaya adını veren dizelere atıfla ‘dağ’ imgesini şöyle açıklıyor: “Bu imge, birçok görünümlerinin yanında onun kendisini anlatmak için başvurduğu bir araca dönüşür kimi zaman. Fakat bir yükseklik ve tekebbür ifadesi değil, bir tevazu ve içiyle halleniş imkanı olarak. ‘Özgürlüğe Doğru’ şiirinde bunu görürüz:
Binbir helak ve kurtuluş ve Allah selâmıyla girilen ovada
Bir dağ gibi diz çök kendine ırmak ol tut tut bırak yıldırımları
...
Sen gönlünü yukarıya bil
Bir dağ nasıl söylerse öyle söyle
Bir dağ nasıl inilerse başla öyle.
Gerçekten de Cahit Zarifoğlu, şairliğin ‘tekebbür’ ile bir tutulduğu son dönem şiirinde bunca özgünlüğüne rağmen ‘gönlünü yukarıda değil yukarıya bilen’ bir şair olarak müstesna bir şahsiyet portresi ile çıkar karşımıza. Rasim Özdenören ile Zarifoğlu üzerine yapılan röportajda bu portrenin farklı veçhelerini görüyoruz. “Dost Dosta Ayna” başlığıyla verilen bu bölümde Özdenören’in şu şahitlikleri mühim: “Muhtelif cepheleriyle söyleyeyim. Bir defa şair bir adam. İki: Sanatkar. Üç: Baktığı tablonun estetik yanlarını gören birisi. Üstelik bütün bunlar kesbî değildir Cahit’te, vehbîdir. Bütün bunlar vehbî olarak bu adamda var. Cömert ama harcayacak parası yok (…) ben Cahit’in bir tek gün olsun o para sıkıntısını bize intikal ettirdiğini, böyle borç para alma verme, bu durumlara asla tevessül etmediğini biliyorum.”
Şahsiyet ve haysiyet, dediğimiz yere dönüyoruz sanırım… Böylesi bir şairin portresini daha yakından tanımak için Hüseyin Yorulmaz’ın kaleme aldığı “Zarif Bir Hayatın Menzilleri” bilhassa okunmaya değer. Zira o portrenin öyle kıymetli yönleriyle karşılaşıyoruz ki Zarifoğlu’nu daha iyi kavramak için Türk şiiri tarihi içinde kiminle ölçmeli diye bir soru ister istemez geliyor aklımıza. Bir yandan şiirinin estetiği, etiği ile ilgili; öte yandan günlükten romana, denemeye uzanıyor. İç dünyasının tedirgin yalnızlığından çıkıp İslam coğrafyasının yaralarına dokunuyor şiiriyle. Mavera’da gelmekte olan genç kuşakla diyalog kuruyor. Bir o kadar da çocuklara seslenmesini biliyor. Bir Dağ Nasıl Söylerse Öyle, eğildiği her alana şahsiyet ve haysiyetinin müstesna dokunuşunu bırakan Zarifoğlu üzerine kıymetli yazıları ihtiva ediyor. Yılmaz Daşçıoğlu, Dursun Ali Tökel, Hasan Akay, Alim Kahraman, Gülsün Nakiboğlu, Mehmet Narlı, Ali Ural, Zeynep Kevser Şerefoğlu, Ali Şükrü Coruk, Mustafa Balcı, Zarifoğlu’nun sanatının farklı yönlerini ele alan isimlerden bazıları. Zarifoğlu portresinden neşet eden sanatın mahiyetine yaklaşmak için okunmaya değer başka yazıların yanında Alaaddin Özdenören, Arif Ay, İhsan Deniz, Mehmet Atilla Maraş, Mustafa Aydoğan, Mustafa Ruhi Şirin’in de şaire, şairce yoldaşlığını sunan şiirleri de var kitapta. Bunlara anıları da eklemeli… Nurettin Durman, Sadık Yalsızuçanlar, Mehmet Gemci, Fahri Tuna’dan başka Zarifoğlu’nun yeğeni İbrahim Yavuz Zarifoğlu’nun düştükleri kayıtlar, Bir Dağ Nasıl Söylerse Öyle’yi zenginleştiriyor.
Cahit Zarifoğlu hakkında bundan sonra da genç neslin hafızasına onun şahsiyet ve haysiyet sahibi portresini gereği gibi nakşedebilecek başka çalışmalar da umuyorum ki yapılacaktır. Bu tip çalışmaların ana amacı hafızanın canlı tutulmasıdır. Eleştirdiğimiz Batı’nın, toplumun işleyişinde bir sözü, işlevi olabilecek gençleri bir hafıza sahibi kılmaya çalıştığını görüyoruz. Türk edebiyatı araştırmacılarının vazifelerinden biri de budur. Bu itibarla büyük Türk şiirinin bu ‘Zarif ruhu’nu rahmetle anmak ve onu anlamamıza dün olduğu gibi bugün de kendince emek veren herkesi selamlamak gerekiyor…
Bir Dağ Nasıl Söylerse Öyle, Türk-İslâm “maya”sı ve şiiri ile mayalanacak genç nesle büyük şairin ibret teşkil eden haysiyetli yaşamına dair ayrıntıları yansıtmakla kalmıyor, dostlarının anılarını ve şiirlerini özenle ortaya çıkararak şaire dair kıymetli bir “hafıza”... see more oluşturuyor.
Fatih Andı’ya Bir Dağ Nasıl Söylerse Öyle’ye dair iki soru:
Zarifoğlu’nu daha iyi kavramak için sizce onu şiir tarihimizde hangi şair ya da şairlerle birlikte okumalı?
Zarifoğlu’nun şahsî hayatında ilişkide olduğu bazı şairler var elbette. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemal Süreya gibi. İlk şiirlerinde sözgelimi Cemal Süreyya-vâri bir muzip cinselliğin onun şiirlerinden de sızdığını söyleyebiliriz. Ancak kendisi elbette yaşadığı dönemin Edip Cansever, İlhan Berk gibi şairlerini de tanımış olmakla birlikte, bizim Zarifoğlu’nu birlikte okumak veya değerlendirmek zorunda olduğumuz isimler Necip Fazıl ve Sezai Karakoç olmalıdır. Bu “birlikte okumak” vurgusunu, hele ki Zarifoğlu gibi bir şair için bir etkilenme ve benzeşme bağlamında düşünmemek de gerekir. Fakat hayata yöneltilen hassasiyet kodları ve yorum benzerlikleri açısından elbette bu iki isimle Zarifoğlu, şiir içerikleri itibarıyla birlikte veyahut bir devamlılık bilinciyle okunmalıdır. Ama konu etkilenme ve benzeşme ise, cevabım odur ki, Zarifoğlu kendine benzer. 
Şair Zarifoğlu; Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve İsmet Özel gibi siyasî bir aksiyonun içinde olmadı. Sanat üzerine de pek az teorik yazı kaleme aldı. Buna karşın onlar kadar etkili bir portre çıkıyor karşımıza. Bunu neye bağlamak gerek?
Poetika açısından düşündüğümüzde Cahit Zarifoğlu, müstakil yazı veya yazılar kaleme almadı. Doğrudur. Ancak gerek Mavera’nın “Okuyucularla” köşesinde, gerek Yaşamak’ın ve denemelerinin satır aralarında ve gerekse kendisiyle yapılan röportajlarda özelde şiire, genelde ise edebiyata ve eleştiri, hikaye gibi edebî türlere dair görüşler beyan etti. Buna çevresine gelen gençlerle sohbetlerini de ekleyebilirsiniz. Zira o zamanlar, şiirin haysiyetinin ve içeriğinin önemsendiği, popülizme teslim edilmediği zamanlardı. Siyasî aksiyon vurgusuna gelince, ben bu konuda Cemal Süreya’nın “Şairin hayatı şiire dahil.” aforizmik cümlesinin en çok uyduğu şahsiyetlerden birisinin de Zarifoğlu olduğuna inanıyorum. Bu açıdan, özellikle Menziller, Korku ve Yakarış kitapları ve sonrasında onun şiirleri, hayatı, söyledikleri, toptan bir siyasî duruşu, bir aksiyonu dışa vuruyordu zaten. Kimileri konuştu, kimileri yaptı ve yaşadı diyebiliriz o zaman, tabii o günler için. “Cahit Abi” olmanın gerekçelerinden birisini de bu yaşama ve yaşadıklarını samimiyetle çevresine yansıtmada görmek gerekir. 
Yollarında 
kezzaplar 
akan 
şehirlerin 
yalnızı 
Hüseyin Yorulmaz 
Hoca’ma Bir Dağ Nasıl Söylerse Öyle’ye dair iki soru:
Kitaba uzunca bir Zarifoğlu portresi hazırlamışsınız… Bu portreye bakarak Zarifoğlu’nun Türk şiiri tarihi içinde ayırıcı vasıfları sizce nelerdir?
Fatih Andı’nın sunuş yazısında aktardığı, Mithat Cemal’in Mehmet Akif için söylediği “Bir dağ silsilesini gezer gibi her defasında bir başka zirvesini gördüğüm adam” tesbiti önemli. Buradan yola çıkarak, her fani öldükten sonra nisyana terk edilirken Zarifoğlu’nun her geçen yıl adeta yeniden keşfedilmesi ve gündeme gelmesi aynı tespitin bir tezahürü olarak görülebilir. Cahit Zarifoğlu arkadaşlarından farklı olarak edebiyatın hemen hemen her alanında kalem oynatmış bir şair ve yazardır. Şiirden hikayeye, romandan senaryoya, günlüklere, çocuk masallarına, fıkra yazılarına kadar geniş bir yelpazede at koşturmuştur. Bunu yaparken de mümin bir sanatçı duyarlılığını elden bırakmayarak kararlı bir duruş sergiler. Arkadaşları ile birlikte çıkardığı Mavera’nın geride bıraktığı duruş işte bu kararlı duruştur. Bir elin nesi var, iki elin sesi var misali, onlarınki bir ömür boyu sürmüş, birlikte yola çıkılmış bir edebiyat yolculuğudur. 
Zarifoğlu ile anılan bir yalnızlık biçimi var, desek yeridir. Etrafında dostları var. Fakat onun kendine has bir yalnızlığı var. Nasıl anlamalı bu yalnızlığı?
Cahit Zarifoğlu’nun, İslamın yaşandığı bir aile ortamında doğduğunu ve çocukluğunu geçirdiğini görüyoruz. Henüz birkaç yaşındayken bir Nakşi şeyhi, çocuk yaştaki Zarifoğlu’nun bakışı ve duruşu dikkatini çekmiş olacak ki “bu çocukta iş var” tespitinde bulunur. Nüfuz-ı nazar sahibi bu kişi onda ne gördüyse artık. Şeyhin Zarifoğlu’nda gördüğü şey muhtemelen sizin bahsettiğiniz yalnızlıktır. Bu yalnızlık onda kendine özgüdür. Babasının üst üste yaptığı evlilikler, ailevi sorumluluğun annesi ve abisi üzerinde kalması bu şairi biraz sarsmış ve savurmuştur. Ancak çabuk toparlanır ve bütün bu yaşadıkları ona bir duruş kazandırır. “Gecenin bütün renkleri”ni daha o yaşta görür. “Yollarında kezzaplar akan” büyük şehirlerde söz konusu ettiğimiz bu yalnızlığı daha da artar. Başını alıp tenha ve sessiz sokaklara dalar. Kendi kendine konuşur. Kendi dünyasının iç sesini daha çok dinlemeye başlar. İşte bu yalnızlık Zarifoğlu’nun yazdıklarında uç verir. Onun adıyla okuduğumuz şiirler, denemeler, günlükler, masallar bunun sonucunda ortaya çıkmıştır. Yalnızlığını şiirlerinde kapalı bir şekilde görürüz. “Herkesin anladığı, herkesin aradığını bulduğu bir Yunus Emre olmak isterdim” sözü de aslında bu yalnızlığının ifadesidir. Şiirinde bu kapalılığını eleştirenlere “tarzım bu, ne yapayım?” diye cevap verir. Sanat eserinin insana söylemesini bilen bir ağzı olması gerektiğine inanır. Kendi yazdıklarının aksine şair adaylarına anlaşılır şiirler yazmalarını tavsiye eder. Son olarak bu vesile ile şunu da söyleyelim: Yalnızlığın onu İslam dünyasının sorunlarıyla ilgilenmeye ve çocuklar için yazmaya ittiğini de söylemek mümkün.
Acaba karanlık giderek kesifleştiğinden midir insanların aydınlığa özleminin artması, yoksa tam tersi bir aydınlanma çağını mı müjdeliyor insanların manevi arayışlarının dikkat çekici bir biçimde belirginleşmesi? Yoksa fakir kendimi mi görüyorum dönen aynalarda?
Belki... see more de iletişim çağının azizliğiyle seçici algımızın kesişiminin meydana çıkardığı bir tablo; Neredeyse tüm manevi yollara müthiş bir ilgi var şimdilerde! Ve bu tabi ki iyi bir şey. Ancak bu ilgiyi suistimal edebileceklerin artışı gibi, rehbersiz yola çıkan heveskarların takılması muhtemel engebelerin varlığı da dikkate alınmalı.. 
Velhasıl Tasavvuf da artan mevzubahis ilgiden nasibini alıyor. Tasavvuf’un, -bilhassa da bu topraklardan mayalananların tevessül edeceği- yolların başında gelmesi çok doğal. Hz.Mevlana’sıyla Hz.Yunus Emre’siyle pek çok veli kulun, Evliyaullah’ın civarımızdaki, hatıramızdaki, en önemlisi de gönlümüzdeki seçkin yeri bu cihete yönelme şevkimizi artıran başlıca unsur. Bahçemizde öyle bir ağaç ki, hiç durmadan meyve veriyor. Ve biliriz, dünya tatlısıdır o meyveler; güveniriz… Keza yolun kendisinden ziyade yol kesenlerdendir olası korkumuz! Bazen bir öteki(!), bazen de bizzat kendi nefsimiz…
Geçen hafta “Marifet” ve dolayısıyla “Tasavvuf” yolunda ilerlemeye niyet edenlerin başlıca yanılma sebepleriyle yoldan saptıran temel hataları ele almıştık. Tasavvuf, bereketi Hakk’ın ilim ve muhabbetinden kaynaklanan bir rahmet deryası olduğu için herkesin istidadınca faydalanması kadar doğal bir şey olamaz. Lakin bunun bir de adabı vardır. Hele ki şişeleyip kendi etiketinle satmaya kalkışırsan, kaynağın sahibiyle sıkıntı yaşarsın. Hiçlik yolu haksızlığı da vefasızlığı da kaldırmaz. 
Bu bakımdan yollarda kaybolmamak için, istemeden vebal altında kalmamak için, günümüzde “Geleneksel Tasavvuf”un çeperine takılan revaçta bazı eğilimleri ele alan bir tasnife giriştim haddim olmayarak. Ki her Tasavvuf adına kelam edenin yahut her “ben dervişim” iddasında bulunanın bu yolu temsil etme kabiliyetinde olmadığı anlaşılsın ve bu konuda ehlinden başkasından kerteriz alınmaya kalkışılmasın. “Tasavvuf”un çeperinde takılı kalıp da aslında hakikaten başı koltuğun altına alarak içine dalmak isteyen varsa, haline uyansın da tez vakitte kendine canlı kanlı bir hakiki mürşid bulup bu deryaya öyle dalsın. İlerlemek için tevazuyu elden bırakmadan erenlerin haliyle hallenmeye çalışsın, yoksa yan yollarda laf-ü güzafla, zancılıkla fazla oyalanmasın… 
Ve işte “Geleneksel Tasavvuf”un çeperine takılan saptayabildiğim revaçta bağzı eğilimler: 
* Akademik Tasavvuf; Tasavvuf, kendi kitabını okumayı gerektirir. Hal ilmidir. Bir okutmanın müfredattan öğretebileceklerini aşar. Uygulama alanı tüm hayata taşar. Aşk gerektir. Akademilerde öğretilen (bir mürşid-i kamil nezdinde olmadıkça) ancak “Tasavvuf felsefesi” olabilir. Çok faydalı da olabilir. Ve dahi teşvik edilmelidir. Talip için iyi bir hazırlık aşaması yahut “seyr-i süluk”unu tamamlayıcı bir süreç olarak değerlendirilebilir. Sorun, kimi Tasavvuf bölümünden mezun olanların, bu konuda yüksek lisans, doktora vs yapmış olanların bu şekilde kendilerini kemale ulaşmış zannedip, “Geleneksel Tasavvuf”u temsil haklarını salt kendilerinde görmelerinden ve geleneksel Tasavvuf okullarına, yöntemlerine, alaylı dervişlere tepeden bakmak suretiyle kibirlenmelerinden ve tahakküme varan yaklaşımlarından kaynaklanır. Günümüz medyasında “Tasavvuf” adına daha ziyade bu gibi kimselere yer verilmektedir.
Son yıllarda da yeni bir moda türedi. Bazı kişiler eğer bazı mihraklarca yönlendirilmemişlerse, ses getirmek ve meşhur olmak için İslam dünyasının tanınmış güzide kişilerine yönelik saldırılar yapmaktadırlar. Bu saldırıların önemi, seçilen kişilerin kendi ekolünde temel... see more olmalarıdır. Bir Buhari, Ahmed b. Hanbel ve bir İmam-ı Rabbani, Mevlana Halid-i Bağdadi bunlardan birkaçıdır. Bu saldırıların amacı, Müslümanların zihni birliğini bozmak, zihni ifsat etmek ve onları batılı fikirlere açık hale getirmektir. Müslümanların el birliği ile böylesine sapkın fikirlerle mücadele etmesi gerekir.
İmam-ı Rabbaniye laf söyleyenler, onu eleştirenler bir zahmet onun dönemindeki Hindistan’a baksınlar. İmam-ı Rabbani’nin nasıl bir mücadele içerisinde olduğunu, Hindistan’ı nasıl da kâfir olmaktan kurtardığını görsünler. Yani onların kafasındaki batılıların zihnimize yerleştirdiği “bir lokma, bir hırka” tasavvurundaki bir tasavvuf erbabı olmadığını, son derece canlı ve dinamik olduğunu görsünler. Gerçek tasavvuf, miskinliği ve dünyayı dünyalık isteyenlere terk eden bir yapıda olmayıp, bilakis bu dünyada mücadele etmektedir. Çünkü onlar, ahiretin bu dünyadaki amellerle kazanılacağını (dünya ahiretin tarlasıdır) bilirler. Ameller sadece ibadet değil, fakiri doyurma, cihad etmek gibi geniş bir yelpazeye yayılır. Diğerlerinden farkı ise “dünya onların kalbine yerleşmemiştir.”
İmam-ı Rabbani 1564 yılında Doğu Pencap’takiSirhind’de doğdu. 1624 yılında vefat etti. Nakşibendi Tarikatının Müceddidiyekolununun kurucusu olarak görülse de aslında o Tasavvuf üzerinde çok derin etkiler bıraktı. Onun iki önemli mücadelesi oldu birisi siyasi olup dönemin Hindistan Hükümdarı (Babür Hükümdarı) Ekber Şah’a karşı iken, diğeri de bidat ve hurafelere karşı oldu. Özellikle tasavvufun mistikleşmesini ve hurafelere batmasını engellediği gibi, yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla da ehli sünnet inancının güçlenmesini sağladı. O, sadece bir mutasavvıf değil bir ehli sünnet âlimiydi. İslam âlimleri onu ikinci bin (hicri) yılın müceddidi olarak nitelemeleri boşuna değildi.
İmam-ı Rabbani’nin tasavvuftaki yeri ve görüşleri ayrı bir çalışmanın konusu olacak kadar geniştir. Bizim bu yazımızın amacı imama karşı bazı mihraklarca oluşturulan eleştirilere topluca cevap vermektir.
O dönemin Hindistan’ına bir Türk devleti olan Babür devleti hükmetmekteydi. Bu devletin başında Ekber Şah bulunuyordu. Ekber Şah, yeni bir din denemesi içerisindeydi. Bu din İslam ile Hindistan’daki yerel dinlerin sentezlenmiş haliydi. Bir anlamda günümüzün modern tabiriyle dinler arası diyalog çalışmasının ilk aşamasıydı ama burada Hindistan’ın yerel kültürü öne çıktığından Hindu dinleriyle (Hinduizm, Brahmanizm, Budizm vb… ) bir sentez yapmaya çalışıyordu.
İşte İmam-ı Rabbani, kimsenin hükümdara yanlış yaptığını söylemeye cesaret edemediği bir dönemde onun hatalı olduğunu söyledi. Onunla tartıştı. Onun bu cesaretli çıkışı, hükümdarın önce tepkisini çekti. Onu bir yıl kadar hapsetti. Bu dönemde talebeleri onu kaçırmayı veya isyan çıkarmayı teklif etseler de o bütün bunlara karşı çıktı. Stratejisi yumuşak muhalefetti. Yani kansız bir muhalefet yapma, fitneye yol açmama şeklindeydi. Bir yıl kadarki hapishane uzletinden sonra taraftarlarının yoğun baskısı sonucu Sultan tarafından çıkartılması emredildi. Sarayda Sultan’la dini tartışmalara girişti. Uzun dini tartışmalardan sonra sultanın kafasındaki yanlışları düzeltti. Böylece Hindistan’da oluşabilecek bir yanlışın önüne geçti. Saraydan ayrıldığında artık ömrünün de sonuna gelmişti. Arkasında binlerce talebe ve eserler bıraktı.
Gördüğünüz gibi, İmam-ı Rabbani’nin seçilmiş olması tesadüfi değildir. Hindistan’da yaşanan bu tür olayların benzeri ülkemizde de denendi. Sonuçta burada da başarılı olamadılar. Şimdi karşı taraf, bu tür simge isimlere saldırarak ve yıpratarak yeniden mevzi kazanmaya çalışmaktadır. Çünkü bugünkü dünyada şer güçlerin diyalog çalışmalarına her zaman olduğu gibi tasavvuf cenahı tepki göstermektedir.
İmam-ı Rabbani’nin seçilmesinin diğer bir nedeni de küresel derin dünya devletleri, Müslümanlarla tüm dünyayı kavgalı hale getirmeye çalışmalarıdır. Batı dünyası İslam ile kavga ederken, yanlarına Budistleri ve Hinduları da getirmeye çalışmaktadır. Bir anlamda haçlı seferleri sırasında Papa’nın Moğollarla yapmak istediği ittifak girişiminin benzerini yapmaya çalışmaktadırlar. Arakan meselesi de bu bakışla bakılmalıdır. İslam dünyasını doğudan da kuşatma, Budist dünya ile de kavgalı hale getirme ve yok etme çalışmasıdır. Ama unuttukları bir şey var, o da bu dinin asıl sahibi bizzat Allah’tır…
Türkçe ve Balkan dillerinde söylediği türkülerle Türkiye'de de önemli bir dinleyici kitlesine sahip olan Kanadalı Brenna MacCrimmon, "Tasavvuf herkesin yiyebileceği bir pilavdır ama halk müziği güçlü tatları, farklı dokusu ve renkleri olan bir meze gibidir" dedi. 
Balkan türkülerinin... see more başarılı yorumcusu Kanadalı Brenna MacCrimmon, dün İstanbul’da Zorlu PSM’de konser verdi. Sabah’ın haberine göre, konser öncesi konuşan MacCrimmon, Kanada’da gençlik yıllarında TRT arşivleri sayesinde Türk müziğiyle tanıştığını söyledi.
Selim Sesler ve Baba Zula gibi isimlerle yaptığı çalışmaların yanı sıra, Fatih Akın’ın yönettiği İstanbul Hatırası belgeseliyle Türkiye’de önemli bir dinleyici kitlesine sahip olan Kanadalı müzisyen, “Türküleri anlamak ve iyi söylemek için melodi yetmez, Türkçe öğrenmek şart” dedi.
TÜRKÇE ŞARKILARDAN OLUŞAN ALBÜM GELİYOR
Aynı zamanda ‘Etnomüzikolog’ da olan MacCrimmon, Kanada’da Türk müziği denince akla tasavvuf müziği geldiğini ifade ederek, “Tasavvuf müziğini seviyorum; insanları birleştiriyor. Tasavvuf herkesin yiyebileceği bir pilavdır ama halk müziği güçlü tatları, farklı dokusu ve renkleri olan bir meze gibidir. Paylaşılması kolaydır, ama alışmak zaman ister” ifadelerini kullandı.
Başarılı sanatçı, önümüzdeki kış Türkçe şarkılardan oluşan bir albüm hazırlayacağını da müjdeledi.
İçinde “Şimdi rağbet güzel ile zengine” sözlerinin geçtiği türküyü meydana çıkaran zaman dilimi hangi hususiyetiyle belirgin zaman dilimiydi? Cevap: Dünya Sistemi’nin fiyatlandırma suretiyle iletişim kurma usulünü Türk topraklarında yaygınlaştırdığı zaman dilimi. Gaza... see more beyliklerinden günümüze kadar zamanın tadına bir dilimden diğerine geçerek doyamayan Türk toplumu imanı vesilesiyle kavuştuğu hazineye ne zamandan itibaren burun kıvırdı? Cevap: Mezkûr zamandan itibaren. Biz Türkler ne zamandan beri üzerimize yağan lânetin hazzıyla mestiz? Cevap: Çok yakın zamanlara kadar bu sarhoşluktan uzak durduk. Türk tarihi kapitalizmin tarihi olarak okunmaz ise aklı başında insan için hiçbir anlam ifade etmez. Kendini Türk bilmeyen için yukarıdaki son cümle de hiçbir anlam ifade etmez. Zira Dünya Sistemi hasım bildiği Türk Düzeni ’ne mahsus esasları kemirecek eklemi bulduğunda baştan aşağı, başımızdan aşağı lânet sağanağı indi. Vasfı Türklükle temayüz etmemiş herkes Türk milletinin uğradığı zarardan nemalanarak bu güne geldi. Tamamı
... or jump to: 2017
Info
Gender:
Man
Birthday:
Full Name:
Editor
Membership

Administrator

My Albums

Tarih

· Editor
Tarih Albümü
sultanahmet.png
My Posts